Trafiğe takılmamak için sabahın köründe kalk, ama yine de beş dakikalık yolu yarım saatte git, sonra bin asansöre, çık ofisine, masa başı işlerini bitir, akşam olsun, bir ton trafik, dön gel evine. Ertesi gün yine aynı curcuna. Gökyüzünden, güneşten, yeşillikten, oksijenden uzak; betonların içine tıkılıp kalmış sağlıksız bir şehir hayatı.
Bir haftasonu mangal başında "Peki nereye kadar daha gidecek bu şekilde!" diye hayıflanırken "Neden bu eti biz kendimiz üretmiyoruz?" diye demez mi bir arkadaş. Tamam dedim, çaktı bir ampul aniden.
Hayatımda bir ahıra gitmişliğim yok, ama bir kere koydum kafaya, olmalıydı bu iş. Hızlı ve kısa bir araştırma yaptım ve kendimi Bursa'nın bir köyünde buldum. Doğanın, huzurun içinde. Kısa bir zamanda çiftliği inşa ettik ve hayvancılığa ilk adımı atmış oldum.
Tavşan, inek, dana, manda, kedi, köpek, kuzu, koyun, at, tavuk, ördek, kaz... Onların içinde olup da mutsuz olamazsınız.
Doğanın içinde olunca e tabi ki doğadan beslendim. Gıda işin içine girince de sanayi üretimi ile insanları zehirliyorlar onu öğrendim. Ben sağlıklı besleniyorum evet ama peki şehirdekiler?
Hep beraber sağlıklı beslenelim diye; ilaçsız, kimyasalsız, ata tohumları ile üretime başladık. Hedefimiz; atalarımız gibi ilaçsız tarım yapmak, katkısız gıdaları tüm halkımıza ulaştırmak.
Eski topraklar dediğimiz büyüklerimiz gibi dinç ve dayanıklı nesiller için siz de buyrun çiftliğimize...